top of page

Şule GÜRBÜZ - Coşkuyla Ölmek

18 Eyl
4 dakikada okunur

Şule Gürbüz’ün Coşkuyla Ölmek kitabını yalnızlık, ölüm, yabancılaşma ya da varoluş kaygısı gibi birkaç başlıkla açıklamak mümkün; fakat kitap asıl gücünü bu temaların birbirinden ayrı değil, aynı ruh hâlinin parçaları olarak işlemesinden alıyor. Gürbüz’ün karakterleri hem yalnız; hem de dünyayla ilişkileri gevşemiş, insanlarla temasları zedelenmiş, geçmişleriyle şimdileri birbirine karışmış, kendi hayatlarının içinde bile tam olarak yerleşememiş insanlardır. Bu nedenle Coşkuyla Ölmek, insanın dünyada nasıl yaşadığından çok, dünyada kendine neden bir yer bulamadığını anlatan bir kitap gibi okunabilir.

Kitabın en dikkat çekici özelliklerinden biri, dört hikâyenin de anlatıcılarının kendi sesleriyle kurulmasıdır. Gürbüz karakterlerini dışarıdan tarif etmek yerine onları konuşturur. Böylece karakter hakkında öğrendiğimiz şey çoğu zaman anlattığı olaydan değil, o olayı anlatma biçiminden gelir. Cümleler uzar, sapar, geri döner; düşünce bir yerden başka bir yere atlar. Anlatıcı kimi zaman okura konuşuyor gibidir, kimi zaman kendi kendine, kimi zaman de karşısında gerçekten biri varmış gibi seslenir. Bu muhatabın belirsizliği metni sürekli bir iç konuşmaya yaklaştırır.

Tam da burada Gürbüz’ün dili kitabın temel meselelerinden biri haline gelir. Saat tamirciliğiyle uğraşan bir yazarın dili de adeta bir saat mekanizması gibi işler: parçalar sökülür, yeniden takılır, işlevleri değiştirilir. Zaman kullanımı bunun en belirgin örneklerinden biridir. Geçmiş zaman yalnızca geçmişi, gelecek zaman yalnızca geleceği, şimdiki zaman da yalnızca şimdiyi anlatmaz. Geçmiş şimdiye taşınır, gelecek geniş zamana dönüşür, şimdi bazen geçmiş ile gelecek arasında bir durak gibi belirir. Böylece zaman doğrusal bir çizgi olmaktan çıkar.

Bu biçimsel tercih kitabın karakterleriyle doğrudan ilişkilidir. Çünkü bu insanların geçmişleri geçmişte kalmaz. Çocukluk, aile, kırgınlık, korku ve başarısızlıklar şimdinin içinde yaşamaya devam eder. Gürbüz zamanı yalnızca anlatmaz; cümle yapısında da bozar. Karakterin zihnindeki dağınıklık, dilin zaman örgüsüne sızar. Bu yüzden Coşkuyla Ölmek’te biçim, içerikten bağımsız değildir; tam tersine, karakterlerin dünyayla kurduğu bozuk ve kesintili ilişkinin kendisidir.

Kitabın en güçlü damarlarından biri de aile ilişkilerinde görülür. “Akılsız Adam” ile “Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi” birbirinin devamı gibi okunabilecek iki hikâyedir ve özellikle baba-oğul ilişkisi, kitabın merkezindeki yabancılaşmayı çok güçlü biçimde görünür kılar. Baba oğlunu kendi tasarısının bir parçası olarak görmekte, onu olduğu kişi olarak değil, olmasını istediği kişi olarak biçimlendirmeye çalışmaktadır. Oğul ise bu tasarıdan kaçmaya uğraşır. Burada asıl mesele yalnızca sevgisizlik değildir. Sevginin yerine sahip olma, biçim verme, kontrol etme ve kendine benzetme arzusu geçmiştir. Çocuğun bir insan olarak değil, babanın dünyasının devamı olarak görülmesi, Sadullah’ın hem ailesiyle hem hayatın bütünüyle kurduğu ilişkiyi belirler. Dolayısıyla babadan kaçışı yalnızca bireysel bir başkaldırı değildir; kendine ait bir benlik kurma girişimidir.

Fakat bu kaçış da onu özgürleştirmez. Sadullah başka bir hayata gider, başka insanlar tanır, evlenir, başka bir ülkede yaşar; yine de kendi hayatının merkezine yerleşemez. Bu durum kitaptaki en etkileyici imgelerden biriyle dile gelir: bir hayatın içine “kiracı olarak taşınmak”. Bu benzetme, Sadullah’ın dünyadaki konumunu olağanüstü biçimde özetler. O kendi hayatının sahibi değildir. İçinde bulunduğu hayata yerleşemez, onu değiştiremez, ona iz bırakamaz. Yaşar ama ikâmet edemez.

Bu nedenle Coşkuyla Ölmekte yabancılaşma yalnızca topluma yabancılaşma değildir. Karakterler kendilerine de yabancıdır. Ne istediklerini, ne hissettiklerini, neye ait olduklarını tam olarak bilemezler. Dünya ile aralarında sürekli bir cam varmış gibidir. “Akvaryum seyretmek” imgesi bunu çok iyi anlatır: insan hayatın hem içindedir hem de sanki dışarıdan izliyordur. Bu belirsizlik, kitabın pek çok karakterinde görülen temel ruh hâlidir.

Sadullah’ın “dünyadan kesilmiş bir parça” gibi hissetmesi de bu yabancılaşmanın daha sert ve bedensel bir biçimidir. Burada insan yalnız değildir sadece; dünyayla olan duyu alışverişi kesilmiş gibidir. Dış dünya vardır ama kendisine ulaşmaz. Kendi varlığını da bütünün bir parçası olarak hissedemez. Bu, yalnızlığın sosyal olmaktan çıkıp ontolojik bir hâle dönüşmesidir.

Tam bu noktada kitabın psikolojik okuması ilginçleşir. Sadullah’ın yakınlık kurma isteği ile yakınlık karşısında geri çekilmesi arasında sürekli bir gerilim vardır. Yaklaşılınca kabuğuna çekilen kaplumbağa benzetmesi, bu karakter yapısını çok iyi açıklar. Yakınlık arzulanır ama aynı zamanda tehdit olarak algılanır. İnsan başkasına ihtiyaç duyar, fakat başkasının varlığı da kuşatıcı olabilir.

Sadullah insanlardan bütünüyle vazgeçmiş değildir. Tam tersine, çoğu zaman en büyük acısı bağ kuramamasından doğar. Yalnızlığı tercih etmekle yalnızlıktan acı çekmek aynı anda vardır. Bu çelişki babayla ilişkide de görülür. Babadan kaçmak ister, onun değerlerinden uzaklaşır, onunla bütünleşemeyeceğini bilir; fakat babanın ölümünden sonra gerçek bir kimsesizlik duygusuyla karşı karşıya kalır. Bu çok önemli bir noktadır. İnsan bazen sevmediği, hatta kaçtığı bir ilişkiye bile varoluşsal olarak bağlanmış olabilir. Bir bağın kötü olması, onun bağ olmaktan çıktığı anlamına gelmez.

Babanın ölümünden sonra Sadullah’ın dünyayı bir çöle benzetmesi, kitabın yalnızlık anlayışını en uç noktaya taşır. Bu artık “yanımda kimse yok” duygusu değildir. Dünya bütünüyle yaşanamaz bir mekâna dönüşmüştür. Yalnızlık, çevrenin boşluğu değil, varoluşun kendisinin boşluğudur. Bu yüzden “Dünya da anca tahammül yeriydi” cümlesi kitabın bütün ruhunu özetleyen cümlelerden biri sayılabilir. Yaşam burada bir fırsat, imkân ya da serüven değil; katlanılması gereken bir süre hâline gelir. Ölüm bir son olarak korkutucu olmaktan çok, yaşamanın ağırlığı karşısında bir sınır gibi belirir.

Fakat kitabın adı tam da bu noktada önem kazanır: Coşkuyla Ölmek. Ölüm ile coşku yan yana getirilmiştir. Bu başlık ilk bakışta ironik görünse de kitabın varoluş anlayışını özetlemektedir. Gürbüz’ün dünyasında asıl mesele ölmek değildir; yaşayabilecek durumda olup yaşamamaktır. Ölüm kaçınılmazdır. Trajik olan, insanın kendi hayatının uzağında kalmasıdır.

Kitaptaki karakterlerin çoğu bir şekilde kendi hayatlarına yetişemez. İstediklerini geç fark eder, hissettiklerini söyleyemez, yakınlaşmak istediğinde geri çekilir, uzaklaşınca özler, kavuşunca boşluk hisseder. Zaman geçerken onlar çoğu kez hayatın kenarında durur. Bu yüzden kitabın temel meselesi ölümden çok geç kalmışlık olabilir.

Gürbüz’ün dili de bu geç kalmışlığın dilidir. Cümleler tereddüt eder, kendini düzeltir, geri döner, başka bir ihtimali yoklar. Anlatıcı söylediği şeyden emin değildir; hatta kimi zaman bildiği şeyin ne olduğunu bile bilemez. Bu belirsizlik bir anlatım kusuru değil, karakterlerin dünyayla ilişkisinin biçimsel karşılığıdır.

Bu yüzden Coşkuyla Ölmek, yalnızca karanlık ya da karamsar bir kitap değildir. Daha rahatsız edici bir şey yapar: Okura kendi hayatıyla ilgili sorular yöneltir. İnsan ne kadarını gerçekten kendi seçmiştir? Ne kadarını korkudan ertelemiştir? Yakınlık istediği halde neden geri çekilir? Geçmiş ne ölçüde geçmişte kalmıştır? Kendi hayatında gerçekten yerleşik midir, yoksa bir kiracı gibi mi yaşamaktadır? Belki de kitabın en çarpıcı tarafı burada ortaya çıkar. Ölümden korkarız; oysa Şule Gürbüz’ün karakterleri bize başka bir ihtimali hatırlatır: İnsan, yaşamaya devam ederken de kendi hayatının dışına düşebilir.



Başak ÇATIKKAŞ

Yorumlar


bottom of page