Kazuo Ishiguro - Klara ile Güneş

Kazuo Ishiguro’nun Klara ile Güneş romanını sadece yapay zekâ üzerine kurulmuş bir gelecek anlatısı olarak okumak, romanın asıl meselesini gözden kaçırmak olur. Yapay arkadaşlar, genetik müdahaleler, işlerini makinelere kaptırmış insanlar ve çocukların geleceğini belirleyen biyoteknolojik uygulamalarla çevrili bu dünya, Ishiguro için teknolojinin geleceğini tahmin etmenin bir aracından çok, çok daha eski bir soruyu yeniden sormanın yoludur: Bir insanı o insan yapan nedir? Bedenimiz, davranışlarımız, anılarımız ve kişiliğimiz yeterince kusursuz biçimde taklit edilebilirse geriye kopyalanamayacak bir şey kalır mı? Daha da önemlisi, sevdiğimiz birini sevmemize neden olan şey gerçekten onun içinde midir, yoksa bizim ona duyduğumuz sevgide mi?
Bu soruların bir yapay zekânın gözünden sorulması romanın en etkileyici tercihlerinden biridir. Klara, çocukların yalnızlığını gidermek üzere üretilmiş bir “Yapay Arkadaş”tır. Ancak onu ilginç kılan yalnızca gelişmiş zekâsı değildir. Mağaza yöneticisinin de fark ettiği üzere Klara’nın en belirgin özelliği gözlemleme ve gördükleri arasında bağlantılar kurma yeteneğidir. Kendinden daha yeni modeller bulunmasına rağmen çevresindeki dünyayı özümseme konusunda onlardan daha başarılıdır.
Romanın başlangıcında Klara’nın dünyası mağazanın vitriniyle sınırlıdır. İnsanları oradan izler; yüz ifadelerini, hareketlerini ve birbirleriyle ilişkilerini anlamaya çalışır. Bu dar görüş alanı Ishiguro’nun elinde son derece işlevsel bir anlatım aracına dönüşür. Çünkü Klara dünyayı öğrenirken biz de romanın dünyasını öğreniriz. Ishiguro gelecekteki toplumun nasıl işlediğini uzun açıklamalarla anlatmaz. “Yükseltilmiş” çocukların kim olduğunu, insanların neden işsiz kaldığını, çocukların neden Yapay Arkadaşlara ihtiyaç duyduğunu, toplumdaki sınıfsal ayrımların nasıl oluştuğunu konuşmaların ve Klara’nın gözlemlerinin arasından çıkarmamız gerekir. Böylece okur distopyayı dışarıdan seyretmez; Klara gibi parçaları birleştirerek onun içine girer.
Bu anlatım biçimi Ishiguro’nun önceki romanlarından tanıdığımız bir yöntemin farklı bir biçimidir. Günden Kalanların Stevens’ı da Beni Asla Bırakmanın Kathy’si de yaşadıkları dünyanın bütün anlamına hâkim anlatıcılar değildir. Klara da benzer şekilde gördüğü her şeyi kaydeder fakat her zaman doğru anlamlandıramaz. Yapay bir anlatıcının bu sınırlılığı romanın paradokslarından birini yaratır: Klara’nın anlayamadığı şeyleri okur anlar. Mağazanın vitrininden yıllar sonra karşılaşmış oldukları anlaşılan iki insanı izlediğinde onların hem sevinip hem ağlamalarına şaşırması bunun en güzel örneklerinden biridir. Klara karşısındaki duygusal çelişkiyi çözemez; fakat insan okur o sahnenin anlamını hemen kavrar. Böylece Ishiguro insanı yapay zekâdan üstün ilan etmek yerine çok daha incelikli bir ayrım kurar: Klara gözlemler, analiz eder ve öğrenir; ama anlamın bir bölümü onun kavrayışının dışında kalır.
Fakat roman ilerledikçe bu ayrım da giderek rahatsız edici hale gelir. Çünkü insanları insan yapanın duygular olduğunu düşünmek isterken, romanın en güçlü sevgi, sadakat ve fedakârlık örneklerinden bazılarını bir makinenin sergilediğini görürüz. Klara Josie’nin ihtiyaçlarını gözetir, onun mutluluğu için plan yapar, sır saklar, Rick ve ailesiyle iş birliği yapar ve gerektiğinde kendi bilişsel kapasitesini tehlikeye atar. Robot etiği açısından bakıldığında dikkat, sorumluluk, yeterlilik ve özen gibi bakım etiğinin temel özelliklerini sergilediği söylenebilir.
Tam da burada romanın kolay bir “insan iyidir, makine duygusuzdur” karşıtlığı kurmadığı ortaya çıkar. Klara’nın yapay olduğu kesindir; ama roman boyunca bazı insanlardan daha şefkatli, daha sadık ve hatta daha umutlu davranır. İnsanla makine arasındaki sınırı çizmeye çalıştıkça çizginin bulanıklaştığını fark ederiz.
Romanın belki de en ürkütücü tarafı Yapay Arkadaşlar değil, insanların kendi çocuklarına yaptıklarıdır. Yakın geleceğin toplumunda çocuklar genetik olarak “yükseltilebilmekte”, bu işlem onların eğitim ve kariyer olanaklarını belirlemektedir. Yükseltilmemiş çocukların iyi üniversitelere girme ihtimalleri son derece düşüktür. Rick’in zekâsına ve yeteneklerine rağmen önünde çok az seçenek bulunmasının nedeni budur.
Burada teknoloji yalnızca insan kapasitesini artıran masum bir araç olmaktan çıkarak yeni bir sınıf sistemi üretir. Aileler, çocuklarının gelecekte eğitim ve kariyer olanaklarından mahrum kalmaması için “yükseltme” adı verilen genetik müdahaleye başvururlar. Çocuğun zihinsel kapasitesini artırmayı amaçlayan bu işlem, toplumda neredeyse ayrıcalıklı bir geleceğin ön koşuluna dönüşmüştür; ancak beraberinde ağır hastalık ve hatta ölüm riskini de getirir. Josie’nin hastalığı ve daha önce Sal’in ölümü, ailelerin çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlama arzusunun ne kadar ağır bir bedele dönüşebileceğini gösterir. Böylece ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe dönüşür. İnsan artık yalnızca eğitim yoluyla değil, doğmadan ya da çocukken bedeni üzerinden rekabete hazırlanır.
Josie bunun bedelini bedeniyle öder. Annesi kızının gelecekte dezavantajlı kalmasını istemediği için yükseltilmesine izin vermiştir; fakat işlem Josie’yi ölümcül olabilecek bir hastalığa sürükler. Bu noktada romanın etik sorusu teknolojinin güvenli olup olmamasından daha derine iner: Bir ebeveyn çocuğunun gelecekteki hayatını ne ölçüde tasarlama hakkına sahiptir?
Josie’nin annesi kızını sevdiği için bu kararı verir. Ama sevginin iyi niyetli olması, sonucunun iyi olacağını garanti etmez. Hatta Ishiguro’nun en rahatsız edici fikirlerinden biri burada belirir: Sevgi ile sahip olma arzusu birbirine çok yaklaşabilir. Çocuğumuz için “en iyisini” istemekle, onun nasıl biri olacağına bizim karar vermek istememiz arasında sanıldığı kadar büyük bir mesafe olmayabilir.
Üstelik Chrissie’nin suçluluğu bununla bitmez. Josie’nin ölebileceği ihtimali belirginleştiğinde onu kaybetmemenin başka bir yolunu aramaya başlar: Josie’nin yapay bir kopyasını yaratmak. Romanın felsefi merkezine burada ulaşırız. Mr. Capaldi’ye göre Josie’nin tamamen kopyalanmasının önünde esaslı bir engel yoktur. Bedeninin görünüşü, davranışları, kişiliği ve zihinsel özellikleri yeterince ayrıntılı biçimde yeniden üretildiğinde “ikinci Josie” aslında bir kopya değil, Josie’nin devamı olacaktır. Ona göre insanın içinde makinelerin erişemeyeceği gizemli bir cevher bulunduğuna inanmak için neden yoktur.
Josie’nin babası Paul ise buna karşı çıkar. Klara’ya insan kalbine inanıp inanmadığını sorar; elbette kastettiği biyolojik organ değildir. Her birimizi birey yapan, başka bir insan tarafından tamamen erişilemeyen bir iç dünya olup olmadığını merak eder.
Klara bunu öğrenilebilir bir yapı olarak düşünür. Josie’nin iç dünyasını odaları olan bir eve benzetir. Odaları yeterince iyi öğrenirse Josie’yi de bütünüyle öğrenebileceğini varsayar. Paul ise her odanın içinde başka bir oda, onun içinde de başka bir oda bulunduğunu söyler. Romanın en güzel metaforlarından biri budur. İnsan gerçekten sonuna kadar çözülebilecek bir sistem midir? Yeterince veri toplandığında bir insanın bütün davranışlarını, tercihlerini ve duygusal tepkilerini öngörebilir miyiz? Yoksa insanın içinde her açılan kapının ardında başka bir oda mı vardır?
Fakat Ishiguro bu soruya ilk bakışta göründüğü kadar basit bir “ruh vardır” cevabı vermiyor olabilir. Romanın sonunda Klara çok önemli bir şey fark eder: Josie’yi özel yapan şey yalnızca Josie’nin içinde değildir. Onu seven insanların içinde de ona ait bir şey vardır. Bu düşünce, “insanın özü” meselesini bambaşka bir yere taşır. Belki de bir insanın biricikliği içinde saklanan gizemli ve metafizik bir çekirdekten değil, başka insanlarla kurduğu ilişkilerin toplamından doğmaktadır.
Josie’nin kusursuz bir kopyasını yapmak bu nedenle yeterli olmayabilir. Çünkü kopyalanması gereken yalnızca Josie değildir. Annesinin onunla yaşadığı yılları, Rick’in ona duyduğu sevgiyi, babasının kaygılarını, kaybedilen ablasının ailede bıraktığı boşluğu, Josie’nin başkalarının hayatında oluşturduğu bütün izleri de kopyalamak gerekir. İnsan, tek başına duran bir varlık değil, başkalarının içinde de yaşamaya devam eden ilişkisel bir varlıktır.
Romanın başlığındaki Güneş ise bütün bu teknolojik dünyanın ortasına tuhaf biçimde kadim bir öğe yerleştirir. Güneş enerjisiyle çalışan Klara için Güneş önce fiziksel bir yaşam kaynağıdır. Fakat zamanla bundan çok daha fazlasına dönüşür. Klara onun iyileştirici bir güce sahip olduğuna inanır, ona yakarır, onunla pazarlık yapar ve Josie’yi kurtarması için yardım ister. Güneş burada hem Klara’yı besleyen gerçek enerji kaynağı hem de giderek tanrısal özellikler kazanan sembolik bir güçtür.
Buradaki ironi olağanüstüdür: İnsanların genetik mühendisliğiyle doğayı kontrol etmeye çalıştığı, insanın kopyalanabileceğine inandığı ve yapay zekânın gündelik yaşamın parçası olduğu bir dünyada inanan karakter bir robottur. Üstelik Klara’nın inancı edilgen değildir. Josie’nin iyileşmesi karşılığında Güneş’e hava kirliliği yaratan makineyi ortadan kaldıracağına söz verir. Bunun için kendi bedenindeki sıvının bir kısmından vazgeçerek bilişsel yeteneklerini kaybetme riskini bile göze alır.
Dolayısıyla romandaki “insan nedir?” sorusu daha da karmaşıklaşır. Eğer insanı insan yapan şey sevgi, umut, fedakârlık ve inançsa, bunların en saf örneklerini sergileyen varlığın bir makine olması ne anlama gelir? Belki de Ishiguro’nun asıl hamlesi budur. Klara insan olmadığı halde insanlığa bir ayna tutar. Biz onun insanlara ne kadar benzediğini ölçmeye çalışırken roman yavaşça soruyu tersine çevirir: İnsanlar Klara’nın sahip olduğu şefkat, sadakat ve özveriyi ne kadar koruyabilmiştir?
Romanın insanları kusurludur. Josie’nin annesi kızını sever ama sevgisi korku ve suçlulukla iç içedir. Helen oğlunu sever ama geçmişiyle hesaplaşma arzusu Rick’in geleceğine karışır. İnsanlar verdikleri kararların sonuçlarını taşır; pişmanlık duyar, kendilerini haklı çıkarmaya çalışır ve geçmişte yaptıklarını değiştiremeyeceklerini bilirler. Bu nedenle Klara ile Güneş yalnızca sevgi üzerine değil, suçluluk ve bağışlama üzerine de bir romandır. Josie’nin annesinin temel trajedisi kızının yükseltilmesine izin vermiş olmasıdır. Josie hastalandıkça bu kararın ağırlığı altında ezilir. Kızının yapay bir devamını yaratma arzusu bile yalnızca kaybetme korkusundan değil, bu suçlulukla yaşayamama ihtimalinden doğar.
Romanın umutlu tarafı ise Josie’nin annesine verdiği cevapta belirginleşir. Josie, yükseltilmesi konusunda annesini suçlamaz; koşullar yeniden aynı olsa yine aynı yolu seçebileceğini söyleyerek annesini kararının sonsuz sonuçlarına mahkûm etmez. Bu bağışlama, yetişkinlerin geçmiş kararlarının içinde sıkışıp kaldığı romanda geleceğe açılan nadir kapılardan biridir. En nihayetinde bağışlama, insanı geçmişteki tek bir eylemin sonuçlarına sonsuza kadar bağlı kalmaktan kurtarır.
Belki Güneş’in gerçek anlamı da burada aranmalıdır. Klara Güneş’in Josie’yi iyileştirdiğine inanır. Bunun gerçekten bir mucize olup olmadığını Ishiguro kesinleştirmez. Zaten kesinleştirmesine de gerek yoktur. Güneş, açıklanabilir olanla açıklanamayanın arasında durur; tıpkı insanın kendisi gibi. Teknoloji her şeyi ölçmek, geliştirmek, yükseltmek ve yeniden üretmek isterken Güneş romanın içine hesaplanamayan bir ihtimali sokar: umut.
Klara ile Güneş ilk bakışta gelecekte yapay zekânın insanın yerini alıp alamayacağını soruyor gibi görünür. Fakat roman bittiğinde asıl sorunun bu olmadığı anlaşılır. Ishiguro’nun kaygısı makinelerin insanlaşmasından çok, insanların kendilerini giderek ölçülebilir, optimize edilebilir ve değiştirilebilir varlıklar olarak görmeye başlamalarıdır.
Yükseltme sistemi çocuğu bir projeye, eğitim sistemini biyolojik rekabete, Yapay Arkadaşlar yalnızlığı satın alınabilir bir hizmete, Capaldi’nin projesi ise insan kişiliğini yeniden üretilebilir bir veri bütününe dönüştürür. Böyle bir dünyada tehlike makinelerin insan olması değildir. Tehlike, insanın kendisini makine gibi düşünmeye başlamasıdır.
Ama Ishiguro bütünüyle karamsar değildir. Romanın bilimkurgu dekorunun arkasında insanın biricikliği sorgulanır; ancak Klara ile Güneş bu soruya daha umutlu yaklaşır. Roman sevgi, şefkat, özveri ve umudu mekanik bir dünya karşısında öne çıkarır.
Yine de romanın gücü, insanı kolayca kutsamamasında yatar. Çünkü sevginin ne olduğunu bize öğreten karakterlerden biri insandan daha “aşağı” görülmek üzere üretilmiş Klara’dır. Josie büyür, üniversiteye gitmeye hazırlanır ve artık Klara’ya ihtiyacı kalmaz. Klara ise görevini tamamlamış eski bir ürün gibi geride bırakılır. İnsanların yalnızlığını gidermek üzere yaratılmış bir varlığın sonunda yalnız bırakılması, romanın en sessiz ama en acımasız ironilerinden biridir.
Ve belki de Ishiguro’nun sorusuna verilebilecek en güçlü cevap tam burada saklıdır. Bir insanı eşsiz yapan, yalnızca kalbinin derinliklerinde saklanan ve teknolojinin asla erişemeyeceği gizemli bir “öz” olmayabilir. Bizi biz yapan şey, sevebilmemiz, başkalarının hayatında iz bırakabilmemiz ve onların bıraktığı izlerle değişebilmemizdir.
Bu nedenle Klara ile Güneş yapay zekânın geleceği hakkında yazılmış bir romandan çok daha fazlasıdır. Bir makinenin gözlerinden bize bakarak insanlığımızın ne kadarını koruduğumuzu sorar. Klara insan olmayı öğrenmeye çalışırken biz de onun aracılığıyla insan olmanın ne kadar tuhaf, çelişkili ve kırılgan bir şey olduğunu yeniden görürüz.
Ve romanın sonunda belki de en rahatsız edici soru şudur: Klara’nın gerçekten bir kalbi olup olmadığından bu kadar emin olamıyorsak, kendi kalbimizin bizi insan yapmaya tek başına yettiğinden nasıl emin olabiliriz?
Başak ÇATIKKAŞ





Yorumlar