top of page

İskender PALA - Od

Divan edebiyatının usta kalemi İskender Pala’nın, yayınlandığı dönemde yüzbinlerce okura ulaşan ve büyük ödüllerle taçlandırılan eseri Od: Bir Yunus Romanı bizlere bir biyografi sunmakla yetinmiyor; bir ruhun küllerinden yeniden doğuşunun, hamlıktan yanmaya uzanan trajik ve büyüleyici bir yolculuğunun edebi vesikası olarak karşımıza çıkıyor ve her birimizin içindeki o saklı yangını, yani kendi "od"umuzu keşfetmeye davet ediyor.

Bu içsel davet, eserin teknik kurgusunda da kendini gösterir; nitekim yazar, okuyucuyu bu yangının tam ortasına bırakmak için anlatının dizginlerini şaşırtıcı bir isme teslim eder.

Pala, bu büyük anlatıyı kurgularken aradan çekilir ve kalemi Molla Kasım’a bırakır. Divan şiiri geleneğinde Yunus’un şiirlerini şeriata aykırı bularak nehre atan, yakan o meşhur Molla Kasım, romanda bir tarih anlatıcısından çok daha fazlasıdır. Kendini Yunus’un saklı kalmış yaşanmışlıklarını ifşa etmeye adayan Kasım, yazarla okuyucu arasındaki o mesafeli bağı yıkar. Bizi doğrudan Yunus’un gözbebeklerine, onun iç dünyasındaki gelgitlere çeviren mahrem bir köprü olur. Onun dilinden dökülen şu cümle, eserin de felsefi manifestosudur:

"Sevgilisi olmayan biri, yaşadığını sansa da yürüyen ölüden ibarettir!"

Roman, bizi 13. yüzyıl Anadolu’sunun o karanlık, Moğol istilalarıyla sarsılan kaotik atmosferine fırlatır. Yunus, henüz dervişlik hırkasını giymemiş bir köylüyken hayatının en büyük od’unu yaşar. Evi basılır, küçük oğlu İbrahim katledilir; güvenli bir yer aramak için çıktığı yolculuğun dönüşünde ise büyük aşkı, ruhunun kalesi, yıldızı Sitare’sinin cansız bedeniyle karşılaşır. Oğlu İsmail ise bir kuyuya saklanarak hayatta kalmış ama Moğol fedaileri tarafından kaçırılmıştır.

Pala’nın buradaki başarısı, Yunus’u göklerden yere indirmesinde, onu ete kemiğe büründürmesinde saklıdır. Karşımızda kusursuz bir aziz değil; eşinin acısıyla kavrulan, oğlunu delice bir inatla arayan, içindeki nefret ve çaresizlikle boğuşan insan Yunus vardır. Bu büyük travmanın ardından vardığı Tapduk Emre dergâhı, onun için bir sığınak değil, bir yok oluş merkezidir.

Dergâhta herkesin küçümsediği odunculuk görevini göğüsler Yunus. Balta vurup dergâha taşıdığı her odun, aslında kendi içindeki dünyevi arzuların, öfkelerin ve benliğin odunudur. Sorulan her soruya, aranan her hakikate "Bilmem!" diyerek boyun eğer. Bu "bilmem" kelimesi, bir cehalet itirafı değil; kibrin kırıldığı, insanın kendi içine yöneldiği en yüksek idrak makamıdır. Romanda sıkça yankılanan o büyük düstur gibi:

"İlim kendin bilmektir... Keşinin kendini bilmemesi nece okumaktır?"

Yunus’un dervişlik yürüyüşü, onu Anadolu’nun diğer büyük feyz kaynaklarıyla da buluşturur. Bunlardan en estetik olanı, Bursa’da Geyikli Hasan Baba’nın dergâhına vardığı sahnedir. Hani o meşhur, sarı çiçekle konuşup dertleştiği, doğanın zikrini kalbiyle işittiği evre… Geyikli Baba’nın dergâhında Yunus’a bir şerbet ikram edilir. Bardak ağzına kadar doludur; tasavvuf dilinde bu "bizde sana verecek yeni bir şey yok, doluyuz" demektir. Fakat Yunus dervişane bir zarafetle şerbeti içmez; cebinden çıkardığı mis kokulu bir gül yaprağını bardağın üstüne bırakıp geri uzatır. Bu edebi jest, "Dolu bardağın bile üstünde bir gül yaprağına yer vardır; gönül her zaman yeni bir dosta açıktır" demektir. İşte Yunus, aradığı o derin feyzi bu zarafetle alır.

İskender Pala, bu yolculuk üzerinden toplumsal hafızamızda yer eden bazı kavramların da felsefi iadesini yapar. Günlük hayatta "emek vermeden gelen, boşa gider" anlamında hoyratça kullandığımız "Hay’dan gelen Hû’ya gider" sözü, romanda ait olduğu o muazzam tasavvufi hakikate bürünür: "Hay’dan, yani Allah’tan gelen, yine Hû’ya, yani Allah’a döner."

Bu söz öyle bir güçtür ki, Yunus’un yaşlandığı ve derin bir sessizliğe gömüldüğü dönemde bile duvarları aşar. Yol üstünde karşılaştığı, kendisini hiç tanımayan ümmi bir çobanın fısıldadığı kasidede kendi mısralarını bulur Yunus. Şiir, ölümün elinden bir şeyleri kurtarmaktır ve Yunus, kelimeleriyle ölümü çoktan alt etmiştir.

Od’u sıradan bir menkıbe romanı olmaktan çıkaran en güçlü, en trajik damar, şüphesiz Yunus ile kaçırılan oğlu İsmail arasındaki çatışmadır. İki tavuk fiyatına köle pazarında satılan, acımasız bir celladın elinde Tanrı’ya öfkeli, inançsız bir işkenceci olarak büyüyen ve adı Samuel olan İsmail, babasından intikam alma arzusuyla kavrulmaktadır.

Yunus ve yoldaşı Turakçın dervişlerin yolu, Samuel’in çetesiyle kesiştiğinde kader en acımasız oyununu oynar. Çete, dervişleri Alamut fedaisi sanarak saldırır. Samuel’in fırlattığı ok, Yunus’un can yoldaşı Turakçın’ın boğazına saplanır. Tam o dehşet anında, Yunus’un gözlerine yoğun bir ışık iner ve fiziksel görme yetisini tamamen kaybeder.

İşte eserin en sarsıcı zıtlığı burada kurulur: Yunus dünyayı gören gözlerini kaybederken, ömrünü adadığı oğluna kavuşur. Molla Kasım’ın da şahitlik ettiği bu vuslat ilk başta öfkeyle başlar. "Bunca yıl neredeydin?" diye hesap soran inançsız bir oğula, gözleri kör olmuş o derviş baba tek bir ulvi cevap verir: "Kalbimden hiç çıkmadın..." Bu sarsıcı sevgi karşısında Samuel’in içindeki cellat ölür, İsmail’in buzları erir. Kör olan babasını elinden tutup Sarıcaköy’e, başladıkları yere geri götürür.

Eserin edebi başarısının bir diğer sırrı, Anadolu irfanındaki o güçlü anaerkil damarı saklamadan, övgüyle öne çıkarmasıdır. Roman boyunca sivil yaşamın travmalarını göğüsleyen, dağılan düzeni yeniden toparlayan hep kadınlardır. Satı Nine'nin bilgeliği ve direnişi, Sitare'nin Yunus’un entelektüel ve duygusal dünyasını inşa eden akıl dolu yoldaşlığı ve dergâhta niyetleri sezen Ana Bacı'nın yapıcı duruşu... Kadın, bu romanda sadece bir aşk nesnesi veya arka plan dekoru değil; toplumu, erkeği ve irfanı doğuran asıl kanaat önderidir.

İskender Pala, eseri baştan sona zıtlıkların uyumuyla (dünya-ahiret, inanç-inançsızlık, merak-eminlik, körlük-görüş) dokuyarak sıradan bir anlatının çok ötesine taşır. İnancın ve kayboluşun bu kadar samimi bir dille aktarılması, Yunus’u bizim için ulaşılmaz bir fildişi kulesinden çıkarıp tam anlamıyla "Bizim Yunus" yapar.

Od, bize sevgiyi, aşkın mucizelerini ve umudun asla tükenmeyeceğini gizlice fısıldamaktadır. Yunus’un ham bir rençberden, kör bir arife dönüşen hikayesi bittiğinde, bizim içimizdeki hamlık da o ateşle biraz olsun pişer.

Kitabın son sayfalarına gelirken, aklımızda tek soru: Fiziksel gözlerimizi kör eden acılarımız, acaba ruhumuzun en büyük vuslatına kapı aralayan o ulvi ışığın ta kendisi olabilir mi?



Başak ÇATIKKAŞ

Yorumlar


bottom of page