top of page

Emile Ajar (Romain Gary) - Onca Yoksulluk Varken

Romain Gary’nin Emile Ajar takma adıyla yayımladığı Onca Yoksulluk Varken, yalnızca bir çocuğun hikâyesini anlatmakla kalmıyor; dışlanmışların, göçmenlerin, yoksulların, savaş artığı insanların ve sevgisiz bırakılmış çocukların dünyasını bütün çıplaklığıyla ortaya koyan sarsıcı bir insanlık anlatısı sunuyor. Roman, II. Dünya Savaşı sonrası Paris’in arka sokaklarında geçmesine rağmen anlattığı yalnızlık, aidiyetsizlik ve ötekileştirme meseleleri bakımından bugün hâlâ güncelliğini korumaktadır. Bu yönüyle eserin yalnız bir dönemin değil, insanlığın değişmeyen yaralarının romanı olduğunu söyleyebiliriz.

Eserin merkezinde Madam Rosa adlı yaşlı Yahudi bir kadının yanında büyüyen Arap kökenli Müslüman çocuk Momo vardır. Momo’nun annesi bir hayat kadınıdır; babası ise neredeyse yok hükmündedir. Madam Rosa ise Auschwitz toplama kampından sağ çıkmış, yaşlılığında hayat kadınlarının çocuklarına bakarak yaşamını sürdürmeye çalışan eski bir fahişedir. Romanın temel gücü tam da burada ortaya çıkar: toplumun kenarında yaşayan insanlar, ilk kez kendi hikâyelerinin merkezine yerleşirler. Gary, toplumun hor gördüğü karakterleri görünür kılmakla yetinmemekte; onları derinlikli, sevilebilir ve unutulmaz insanlar hâline getirmektedir.

Romanın en etkileyici taraflarından biri anlatım biçimidir. Olayları Momo’nun gözünden okuruz. Ancak Momo ne tam anlamıyla bir çocuktur ne de bir yetişkin. Yaşadığı yoksulluk, sevgisizlik ve ölüm korkusu onu erken büyütmüştür. Bu nedenle çocukça bir saflıkla büyüklerin dünyasını yorumlar. Onun dili zaman zaman komik, zaman zaman kırıcı ama çoğu zaman son derece bilgedir. Momo’nun sözlerinde hem sokak ağzının sertliği hem de hayata dair güçlü bir sezgi vardır. Bu anlatım biçimi romanı sıradan bir dram olmaktan çıkarır; kara mizahla örülü, canlı ve gerçek bir dünyaya dönüştürür.

Momo’nun en önemli özelliği, dünyayı dinler ve kimlikler üzerinden değil, insanlık üzerinden anlamaya çalışmasıdır. Müslümandır ama bunu çoğu zaman çevresinin ona hatırlatmasıyla fark eder. Yahudi Madam Rosa’yı annesinden daha çok sever. Etrafındaki Afrikalı göçmenler, travestiler, pezevenkler ve hayat kadınları onun için toplumun ötekileri değil, hayatın doğal parçalarıdır. Bu nedenle roman, insanları ayıran dinî, etnik ve toplumsal sınırların yapaylığını güçlü biçimde sorgular. Momo’nun “Uzun zaman Arap olduğumu bilmedim çünkü kimse beni aşağılamıyordu” sözü, romanın en çarpıcı cümlelerinden biridir. Bu cümle yalnızca Fransa’daki ırkçılığı değil, toplumun insanlara kimliklerini çoğu zaman dışlayarak öğrettiğini de gözler önüne serer.

Romanda savaşın etkileri de derinden hissedilmektedir. Madam Rosa’nın Nazi korkusu, Auschwitz travması ve yaşlılığın getirdiği zihinsel çöküşü, II. Dünya Savaşı’nın insan ruhunda bıraktığı kalıcı yaraları ortaya koyar. Hitler yalnızca tarihsel bir figür değil, Madam Rosa’nın zihninde sürekli yaşayan bir korkudur. Yazar burada savaşın yalnızca cephede değil, insanların hafızasında da sürdüğünü biz okurlara gösterir. Madam Rosa’nın gerçekle hayal arasında gidip gelen ruh hâli, savaş sonrası kuşağın psikolojik yıkımını temsil eder.

Romanın dikkat çekici yönlerinden biri de aile kavramını yeniden tanımlamasıdır. Momo ile Madam Rosa arasında biyolojik bir bağ yoktur; buna rağmen aralarındaki ilişki birçok gerçek anne-oğul ilişkisinden daha güçlüdür. Roman boyunca sevginin kan bağıyla değil, emek ve sadakatle kurulduğu vurgulanır. Momo’nun Madam Rosa’ya duyduğu bağlılık, çocuk yaşta üstlendiği sorumluluklarla daha da anlam kazanır. Onu yıkayan, giydiren, koruyan ve ölürken yanında kalan kişi Momo’dur. Bu nedenle roman aynı zamanda büyümek zorunda bırakılan çocukların hikâyesidir.

Eserde göçmenlik ve yoksulluk temaları da oldukça güçlüdür. Paris’in arka sokaklarında yaşayan Afrikalılar, Araplar ve toplumdan dışlanmış insanlar ekonomik olarak fakirdir; fakat asıl yoksulluk sevgisizliktedir. Romanın adı da bunu ima eder. Buradaki yoksulluk yalnızca maddi değildir; insanlar aidiyet, güven, aile ve merhamet bakımından da yoksuldur. Buna rağmen roman tamamen karamsar değildir. Tam tersine, en dipte yaşayan insanların birbirine tutunma çabası esere güçlü bir insani sıcaklık kazandırır. Madam Rosa’nın evi, toplumun dışladığı insanların küçük bir dayanışma alanına dönüşür.

Gary’nin en büyük başarısı, böylesine ağır meseleleri didaktik olmadan anlatabilmesidir. Roman okuyucuya sürekli ders vermeye çalışmaz; bunun yerine Momo’nun gözünden hayatı gösterir. Bu yüzden okur, karakterlere acımaktan çok onları anlamaya başlar. Momo’nun düşünceleri çoğu zaman bir çocuğun ağzından çıkamayacak kadar derindir; fakat romanın atmosferi içinde bu durum yapay görünmez. Çünkü savaş, yoksulluk ve yalnızlık Momo’nun çocukluğunu elinden almıştır.

Onca Yoksulluk Varken insan olmanın anlamı üzerine güçlü bir sorgulamadır. Roman; din, millet, yaş ve toplumsal statü fark etmeksizin insanların ortak acılar etrafında birleşebileceğini göstermektedir. Momo karakteri ise edebiyatın unutulmaz çocuk kahramanlarından biridir. Onun çocukça görünen ama derin anlamlar taşıyan cümleleri, okuru uzun süre etkisi altında bırakır. Gary, bu romanında toplumun görmezden geldiği insanlara ses verirken aynı zamanda insanlığın vicdanını da sorgular. Bu nedenle eser, yalnızca Fransız edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en önemli romanlarından biri olarak kabul edilmeyi hak etmektedir.



Başak ÇATIKKAŞ

Yorumlar


bottom of page