top of page

Kaan Murat YANIK - Uzakların Şarkısı


Bu inceleme yazısı, Antalya Kitap Kulübü için satır aralarına sığmayacak kadar kıymetli bir hatıranın ve köklü bir edebi dostluğun izdüşümü niteliğinde olacak; zira sevgili Kaan Murat Yanık’ın bizzat kulübümüze konuk olarak bizlerle aynı masada buluşması, Uzakların Şarkısı’nı sadece bir kitap olmaktan çıkarıp hepimiz için yaşayan, nefes alan bir anlatıya dönüştürdü. Yazarın niyetini, karakterlerin ruhunu ve o büyüleyici yazım sürecini bizzat kendisinden dinlemiş olmanın ayrıcalığıyla, bu eser gönlümüzde çok daha derin ve sarsılmaz bir yer edindi.


Uzakların Şarkısı, çağdaş Türk edebiyatında Doğu’nun kadim hikâye anlatıcılığı ile Batı’nın postmodern tekniklerini kusursuz bir zarafetle harmanlayan gerçek bir köprü metindir. Roman, okuru sadece bir olay örgüsünün peşinden sürüklemekle kalmaz; aksine metinlerarası ilişkiler, tarihsel söylemler ve büyülü gerçekçiliğin sınırlarında gezinen çok katmanlı bir keşif yolculuğuna davet eder. Klasik Doğu edebiyatının şaheseri Tûtînâme’den izler taşıyan bu yapıt, yazarın elinde postmodern bir kurguyla yeniden can bularak okuru zamanın ötesine taşır.


Yazarın metne büyük bir maharetle işlediği Doğu şairlerine ait alıntılar, basit birer edebi süs olmanın ötesine geçerek anlatının ruhuyla bütünleşmiş organik dokulara dönüşür. Bu dokunuş, romana lirik bir derinlik katarken metnin tarihsel bağlarını da güçlendirir. Okur bu zengin referanslar arasında yol alırken kendisini zihinsel bir şölenin içinde bulur. Zaman ve mekân algısını altüst eden bu gündüz düşü, Kars’ın karlı tren yolculuğundan başlayıp Galata’nın gizemli dehlizlerine, oradan da 18. yüzyıl Hindistan’ının mistik atmosferine kadar uzanan devasa bir harita çizer.


Romandaki gerçeklik algısı; turuncu yağmurlar, kırmızı karlar ve karakterlerin zamanı aşan fiziksel dönüşümleriyle sarsılırken, büyülü gerçekçiliğin en zarif örneklerinden birini sunar. Bu fantastik ögeler anlatıya o kadar maharetle yedirilmiştir ki, gerçek ile hayal arasındaki sınırın nerede bittiğini anlamak imkânsızlaşır. Mekânlar burada sadece birer yerleşke değil, karakterlerin bilinçaltındaki çatışmaların ve arzuların birer yansımasıdır. Bünyamin, Zencefil, Besti Nine ve Ruhsar gibi çok sesli karakterler, bu masalsı evrenin farklı tonlarını temsil eder. Özellikle papağan Zencefil, Tûtînâme geleneğinin modern bir izdüşümü olarak kadim sözlü kültürü günümüzün anlatı diliyle birleştiren hibrit bir anlatıcı rolü üstlenir.


Zencefil’in anlattıkları aslında romanın kalbidir. Zencefil; yüzyıllar evvel dostu Gülbadem’i kaybedip Hindistan-Delhi’den İstanbul-Galata’ya uzanan, gurbet denen o mayhoş tadın ağızda dolandığı bir hikâye fısıldar. Bu hikâye aracılığıyla Bünyamin, başkalarının hayatını yazıyormuş gibi görünürken aslında kendisine tutulan bir aynadan kendi yaşamını devşirmeye başlar. Yanık bu yapıyı kurarken; ironiyle, insan beyni yiyen Nebatilerle, denize atlarken havada asılı kalan kızla ve geleceğe açılan gizemli tünellerle Doğu’nun hikâye mirasını büyülü gerçekçiliğin estetiğiyle yan yana getirir. Gerçek ile hayalin bitimsiz savaşının ortasında; saray entrikaları, kahvehane âlemleri ve 18. yüzyıl İstanbul’unun keşmekeşi bu masalsı girdaba eşlik eder.


Gülbadem, Ruhhane denilen yerde esir tutulan İpek Böceği’ne âşık olduğunda, Bünyamin ile Gülbadem’in kaderi aşk yolunda birleşir. Gülbadem için aşk; maşukuna kavuşma ateşiyle kabuğunu kırmak için her şeye çarptığı ama bir türlü kıramadığı bir cefadır. Aşkını, "sahte bir peygamber çıksa, mucize olarak onu göstermesi yeter" diyecek kadar kutsallaştırır. O, bu aşkın peşinde koşarken bir yandan da idamların ve isyanların gölgesindeki İstanbul’u kurtarmaya çalışır. Bu çifte mücadele, yolunu kaybeden Gülbadem’in ve onu dinleyen Bünyamin’in içsel bir hizaya girme, karanlıklarını ziya ile doldurma sürecidir. Zira Bünyamin’e göre insan gerçekte kabullenemediği bir şeye, ancak rüyasında ikna olur.


Eserin dil ve üslup zenginliği ise ayrı bir övgüyü hak etmektedir. Osmanlı Türkçesinin vakur ifadesiyle Azerbaycan Türkçesinin samimi tınısını modern bir anlatım diliyle buluşturan Yanık, çok katmanlı bir dil estetiği yaratmaktadır. Yazar geçmişin küllerinden modern bir başyapıt inşa ederken bize sadece uzak coğrafyaların hikâyesini anlatmaz; insanın kendi iç dünyasına yaptığı o en uzun ve en gizemli yolculuğun şarkısını fısıldamaktadır. Yazarla yaptığımız o samimi söyleşi de kitabın kapalı kalmış pek çok kapısını bizler için aralamış; karakterleri ve olayları adeta ete kemiğe büründürerek bu eseri kütüphanelerimizin ötesinde, kalbimizin başköşesine yerleştirmiştir. Antalya Kitap Kulübü olarak bu ayrıcalığa sahip olabildiğimiz için kendisine müteşekkiriz.



-Başak ÇATIKKAŞ-

Yorumlar


bottom of page